DOLAR
EURO
ALTIN
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Sakarya 27°C
Çok Bulutlu

Mezhepçilik hastalığı

Mezhepçilik hastalığı
13.01.2020
440
A+
A-


Olmak ya da Olmamak
Mehmet Bedri Gültekin

İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Korgeneral Kasım Süleymani’nin, ABD tarafından şehit edilmesini, AKP taraftarı kimi yazar ve şahısların basın yayın organlarında sevinç naralarıyla karşılamaları ibret vericidir.

Bazı örnekleri hatırlayalım:

4 Ocak günü Habertürk tv’de Hülya Hökenek’in sunduğu “Enine Boyuna” programında Medipol Üniversitesi öğretim üyesi Selman Öğüt; Atatürk’e ve Kasım Süleymaniye’ye adeta kinini kusarcasına saldırdı.

Aynı gün İbrahim Karagül yeni Şafak gazetesinde şunları yazdı:

“Kasım Süleymani bir savaş suçlusudur… Süleymani ve cinayet timleri, Suriye üzerinden açıkça Türkiye ile savaşıyor, Fars emperyalizmi bütün bölgeyi yakıp yıkıyordu.”

“İran, ABD ve İsrail’le savaşıyor gibi görünüp, onların bölgemizdeki işgallerinin arkasına saklanıp sahaya hakim olan bir devlettir.”

8 Ocak günü ise CNN Türk’de Star gazetesi yazarı Ersoy Dede ve Beyaz tv program yapımcısı Latif Şimşek, Süleymani’nin ABD tarafından öldürülmüş olmasından duydukları sevinci gizlemediler. “Süleymani bizim de şehidimizdir” diyen Doğu Perinçek’e saldırdılar.

Söz konusu kişiler olaya mezhep gözlükleri ile bakıyorlar. Mezhepçiliğin günümüzde, gerçekte emperyalizmin kullandığı bir siyaset olduğu gerçeğini unutuyorlar.

AK Parti’nin tavrı

AK Parti ise bu olayda, Türkiye Cumhuriyeti devletinde iktidar olan bir Parti’nin sorumluluğu ile hareket etti. Cumhurbaşkanı Erdoğan 5 Ocak günü İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile yaptığı telefon konuşmasında ABD saldırısını, “karşı çıkılması gereken bir dış müdahale” olarak değerlendirdi ve “İran halkının, sizin ve Rehber’in öfkesinin farkındayım” dedi.

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun saldırı sonrasında Irak’a gerçekleştirdiği ziyareti de bu kapsamda değerlendirmek gerekir.

Buna rağmen, AKP yanlısı seslerin, Kasım Süleymani’nin şehit edilmesine sevinmelerini, “İran emperyalizminden”, “Fars yayılmacılığından” söz etmelerini nasıl değerlendirmek gerekir?

Üstelik Türkiye, Astana sürecinin başlamasıyla birlikte dört yıldan beri, Bölge sorunlarının çözümünde İran ile birlikte hareket ediyorken…

Emperyalizmin politikası

Öncelikle şunu belirtmemiz gerekir. 20. yüzyılın başından bu yana İslam Dünyasında görülen bütün gerici dinci ve mezhepçi hareketlerin ve politikaların arkasında emperyalizm olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devletini arkadan vuran Şerif Hüseyin taraftarlarını ve Vahhabileri İngiliz sömürgecileri örgütlemişlerdi. İsyancılar yayınladıkları bildirilerde, “dinsiz İttihatçılara karşı savaştıklarını” söylüyorlardı.

İkinci Dünya savaşı yıllarında “dinci gericilik” Hitlerin emrindeydi. Balkanlarda ve Sovyetler Birliği’ne karşı “Müslüman SS birlikleri” olarak hizmet verdiler.

Savaş sonrasında dinciler ABD’nin kullandığı “enstrümanlardı”. “Yeşil Kuşak Projesi”nde roller üstlendiler.

Mezhepçilik veya farklı mezheplerin olmadığı ülkelerde, dinin farklı yorumlarına dayanan tarikatçılık veya cemaatçılık, emperyalizmin Müslüman ülkeleri içerden bölerek kontrol altına almak için başvurduğu politika araçlarıdır.

İslam Dünyası son otuz yılda bunun çok acı sonuçlarını yaşadı ve hala yaşamaya devam ediyor. ABD’nin (öncesinde İngilizlerin), Müslüman Kardeşler, IŞİD ve El Kaide gibi gerici ve terörcü örgütlerin ortaya çıkmasındaki rolü biliniyor.

2003 sonrasında, Irak’ın işgalinin ardından Şii – Sünni çatışmasını kışkırtmak amaçlı provokasyonlar – emperyalist ajanların Şii kılığında Sünni camilerine, Sünni kılığında Şii camilerine karşı gerçekleştirdikleri bir dizi saldırı – üzerine çok şey yazıldı. ABD ve müttefikleri Irak’ta hedeflerine ulaştılar. Bu provokasyonların ardından Irak’ta, gerçekten de Şii-Sünni çatışması başladı.

Onun için günümüzde, kim Sünni – Şii ayrımından bahsediyorsa, o gerçekte emperyalizmin politikasını dillendirmektedir.

Tam tersine emperyalizme karşı gerçekten savaşanlar ise Şii-Sünni ayrımını geride bırakmaktadırlar. Mezhep çatışmalarının en acı sonuçlarını yaşayan Irak’ta, IŞİD’e karşı mücadele içinde kurulan Haşdi Şabi bir Şii örgütlenmesi değil, içinde Şii veya Sünni bütün Iraklıların yer aldığı bir halk örgütlenmesidir.

6 Ocak günü Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’i İstanbul’da ziyaret eden İran’ın dini rehberi Hameney’in danışmanı Seyyid Hasan Amili, “Şii ve Sünni bütün Müslümanların emperyalizme karşı birleşmesi gerektiğini” söylüyordu.

Mezhepçi yaklaşımı besleyen ortam

İbrahim Karagül, Ersoy Dede, Latif Şimşek ve Selman Öğüt gibi gazeteci ve yazarların mezhepçi tavırları nereden beslenmektedir? Kanımca üzerinde esas durulması gereken nokta budur.

AK Parti, bir yandan Astana süreci ile birlikte İran ve Rusya ile doğrudan (bu ülkelere Barzani’nin referandum girişiminin ardından Irak da eklendi), Suriye ile ise dolaylı olarak işbirliği halindedir. Ama buna rağmen bu Parti’nin Şam yönetimi ile görüşmeme inadı sürmektedir. TRT’de hemen her gün, Esad düşmanı yayınlar bütün hızıyla sürmektedir.

İktidarın Suriye’de, Şam Hükümeti yerine Müslüman Kardeşler ile birlikte hareket etme inadının, mezhep temelli bağlantılar dışında bir açıklaması yoktur.

Öte yandan gene Mısır da Kahire Hükümeti yerine, artık yasa dışı terör örgütü durumundaki Müslüman Kardeşlerle sürdürülen ilişkiler de aynı anlayışın sonucudur. AK Parti’nin bu mezhepçi saplantısı, Mısır gibi Arap Dünyasının “Amiral gemisi” durumunda olan bir ülkeyi, Doğu Akdeniz’deki hesaplaşmada ABD, İsrail ve Yunanistan’ın yanına itmiştir.

Suriye’deki yanlışta ısrar PKK’nın bu ülkedeki varlığının ve genel olarak da ömrünün uzamasına hizmet etmektedir. Mısır’daki yanlış da ısrar edilmeye devam edilirse, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarımız üzerinde vermek zorunda kaldığımız mücadelede, Türkiye’nin elini zayıflatacak ve belki de telafisi olanaksız zararlara yol açabilecektir.

İşte bu iki hayati konuda iktidara hakim olan mezhepçi saplantıların bir sonucu da, sözünü ettiğimiz gazeteci ve yazarların ABD saldırısını alkışlaması, bizimle kader birliği içinde olan İran’ın acısına sevinmeleri olmaktadır.

Yüzyılın unutulmaması gereken gerçeği şudur: Türkiye ve bütün Bölge ülkeleri, her türlü mezhepçi ve dinci yaklaşımları aştıkları ölçüde emperyalizme karşı milli birliklerini sağlamlaştıracak ve tam bağımsızlık mücadelelerini başarıya ulaştırabileceklerdir

REKLAM ALANI
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.